Kendini bunaltının zevklerine kaptırmamış; düşüncelerinde, sönüp gitme tehlikesinin lezzetine bakmamış, zalim ve yumuşak yok oluşların tadını almamış kişilerdeki ölüm saplantısı hiç iyileşmeyecektir: Bunun ıstırabını çekecektir, çünkü buna direnmiş olacaktır; oysa bir dehşet disiplininde ustalaşmış kişi, kendi kokuşmuşluğu üzerine düşünerek, kendini kararlılıkla kül haline getirmiş kişi, ölümün geçmişi‘ne doğru bakacaktır – kendisi de artık yaşamayan bir dirilmiş‘ten başka bir şey olmayacaktır. “Yöntem”i onu hem hayattan hem ölümden kurtarmış olacaktır.

E. M. Cioran – Çürümenin Kitabı

 

Her şeyi fazla ciddiye aldığımız için mi bunca acıya direnmeyi, bu acılara sebep olan durumlara karşı önemler almayı tercih ediyoruz? Neden saçmalıklarla dolu bu yaşantının kıl gibi ince izlerini sürmeye ve bu izlerin arasında bizleri mutlu edecek zerrecikleri aramaya devam ediyoruz? Cioran’ın söylediği gibi bir dehşet disiplininde ustalaşmak için yalnızca küçük bir cinnet yeterliyken, neden bu lağım çukurunda bir beyefendi, bir hanımefendi edasıyla üstümüzdeki pislikleri çevremizden, hatta kendimizden bile saklamaya çalışıyoruz?

Birçok insan çocukluktan itibaren belli başlı konularda “iyi olmaya” yönlendirilir. Bir kısmı üniversite okumak için şartlandırılırken, bir kısmı Allah yolunda ölmek için şartlandırılır. Bir kısmı bu şartlandırmaları belirsiz bir zaman diliminde, epey belirgin bir “cinnet” aracılığıyla yok sayıp kendi yoluna gider; diğer kısmı da şartlandırılmış bir şekilde sosyal çevresinin “yoluna” devam eder. Ama işin en kötü yanı da şudur; şartlandırılmış kişi mutsuz olsa bile ileride mutlu olabileceği inancıyla hayallerine sımsıkı sarılırken, cinnet aracılığıyla gerçeği hap gibi yutmuş birey gelecekte mutluluk falan görmez. Çünkü farkında olmasa da içten içe bilir; mutluluk orgazm gibi gelip geçicidir; baki olan şey sadece huzurdur.

Geleceğin aslında hiç yaşanmaması ihtimalini hiç düşündünüz mü? Belirsiz bir gelecek için yaşadığımız anı zehir etmenin anlamı nedir? Hadi diyelim ki ikili ilişkilerin ya da ailevi sorumlulukların gelecek hülyasına daldık, kendimizi kaptırdık, asıl olan kendimizi mutlu edecek bir şeyler yapabilmek mi, yoksa kendimiz dışında kalan herhangi birilerini mutlu edebilmek mi? Tanıdığım herkes kendisinin ön planda olduğunu söyleyip, her zaman başkaları için mücadele ediyor ve tam olarak bu sebepten ötürü yanıtınızla yaşantınız arasındaki çelişkiyi, daha sizi tanımadan bile anlayabiliyorum. Burada suç ne sizin, ne benim ne de ailelerin. “Sistem böyle” klişesini bir kez daha yinelemek mecburiyetindeyim.

Burada üzerinde durulması gereken şey doğru ve yanlış kavramları. Herkesin doğrusu, yanlışı farklıdır diyoruz ama yine de genel kanımız hırsızlık yapmanın yanlış olduğu üzerinde. Ön yargılarımızı birer ok haline getirip dudaklarımızla fırlatıyoruz… Hırsızlık doğru ya da yanlış değildir; hırsızlığı neden yaptığının ve bu hırsızlık eyleminin ne sonuç doğurduğunun büyük önemi vardır. Kardeşleri için fırından ekmek çalan bir çocuğun yaptığı eylemi yanlış bulabilir miyiz? Asıl yanlış olan o çocuğu ıslahevine göndermek değil midir? Bu ne kadar uç bir örnek gibi görünse de, milyonlarca örneği günlük yaşantımızda görebiliriz.

İlişkilerin ilerleyişi de bu yöndedir; bir taraf her zaman talep eder, geleceği garanti altına almak, yaşam kalitesini arttırmak ve bu amaç uğruna bugünden feragat etmek ister. Diğer taraf buna katılır ama onun yöntemi farklıdır. Doğru ya da yanlış arasındaki savaş tam olarak burada patlak verir; talep eden, kendi yöntemleri olduğunu iddia eden bireyin üzerine bir karanlık gibi çökerek türlü numaralar, “haklılık payları” ile kendi fikrinin doğruluğunu “kanıtlar”. Burada kullandığı en önemli argüman elbette “toplum standartları” olmaktadır. “El alem ne der?” yaklaşımı ani bir sel baskını gibi kendi yöntemleri olduğunu iddia eden bireyin üstüne gelen tüm bu söylemler, hayal kırıklığına, güvensizliğe neden olur. Elbette son darbe “başarısız sonuçlanma ihtimalleri” üzerinden gelir. Oysa her şeyin başarısızlıkla sonuçlanma ihtimali varken, toplum standartlarının dışında kalma arzusuyla mücadele eden bireyin çabalarının “daha büyük bir başarısızlık ihtimali” içerisinde olduğu ateşli bir şekilde savunulur. Amaç, elbetteki bireyi ve ilişkiyi “toplum standartlarına uygun” hale getirmektir. İşte tam olarak bu noktada yalnızlık kapıyı çalar ve Cioran’ın bir cümlesi kulaklarda yankılanır:

Yalnızlığın bütün uyuşturucularını tıka basa alıyorum; dünyanın uyuşturucuları bana benliğimi unutturamayacak kadar hafiftirler.

Çünkü gerçekten de en büyük uyuşturucu, fikirlerin, amaçların ve isteklerin yerle bir edilse bile oradan gidememektir. Fakat bunun ne önemi olabilir ki? (Bu) uyuşturucunun verdiği zarar, boşa alınan oksijenden daha mı zehirlidir? Hiçliğe açılan bir kapının önünde beklemekten, anlamsız sohbetlere katlanmaya çalışmaktan daha mı kötüdür? Ellerin kendi kanınla boyansa bile, doğru ve yanlış arasındaki fark bir çift gözün gülmesi ya da ağlaması arasında şekillenir. En büyük uyuşturucu da işte budur.

En başta söylediğim her şeyi ciddiye alma konusu da tam olarak bu aslında; dünyadaki herkesin sesini duymazdan gelip bir kişinin söylediklerini bir tanrı buyruğu kadar ciddiye almak ama yine de bu buyruklara karşı koyabilme gücünü kendinde bulabilmek. Bu kişinin anne, baba, sevgili, kardeş ya da arkadaş olmasının bir önemi yok. Hatta sosyal çevreyi bile bu sınıfa koyabiliriz. Alkışlanmak, başarılı bilinmek ya da zeki addedilmek arzusu, insanı mutlu olduğu yanılgısına sürükleyebiliyor ve bu noktadan sonra insan kendi ellerindeki kendi kanını görse bile çok geç kalmış olabiliyor.

2 Comments

  1. talay 31 Ağustos 2018
    • baturalpilkayg 31 Ağustos 2018

Bir Cevap Yazın